02-03-2016
Metrekare Değil, Değer Üretmek…

Metrekare Değil, Değer Üretmek…

Türkiye’de tekrara düşmüş yapıların varlığından yakınan Derinboğaz, bu anlamda mimar adayları için Türkiye’de işlerin zorlaştığını düşünüyor. Genç mimar adaylarının işlerini yapabilmeleri için bu işi sevmeleri gerektiğinin ve olabildiğince deneyim kazanmaları gerektiğinin altını çizen Derinboğaz, “Önemli olan metre kare üretmek değil, bir değer üretmek” diyor. Biz de Yapı Magazin Dergisi olarak, bu bağlamdauluslararası ödüllere sahip mimari projeleriyle veikinci defa MIPIM Fuarı’nda bulunacak olan Yüksek Mimar Alper Derinboğaz ile projelerinden konuşarak, geçmişten günümüze Türkiye’nin mimari yapısını ele aldık.

 

Alper Bey, yapı sektöründe 13. yılına giren Yapı Magazin Dergisi ekibi olarak sizleri tanıyoruz;fakat, bir de okuyucularımız için kendinizden ve ‘Salon’dan bahseder misiniz?

2005’te İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldum. Sonrasında bir devlet bursuylaAmerika’daUniversity of California, Los Angeles'ta School of Architecture'da  yüksek lisans fırsatı yakaladım.Bu sırada Frank Gehryve Thom Mayne gibi dünya genelinde önemli projelere imza atmış mimarların öğrencisi oldum. Tüm bunlardan da öte, birebir Los Angeles’ta bulunma fırsatı yakaladım. Bu sayede, iş yapma biçimleri ve inovasyona verdikleri değer açısından dünyanın öbür ucunda mimarlığın nasıl yapıldığını deneyimleme imkanı buldum. Bildiğimiz üzere, sinemanın, animasyonun ve teknolojinin dünyaya yayıldığı yer California. Bu tür inovatif yaklaşımlar içinde olmak ve orada eğitim görmek benim için ilham verici oldu. Tabii bu süreç içerisinde çeşitli ofislerde de çalıştım.

Türkiye’ye geldiğimde ise, çalışmak için Salon gibi bir ofis aradım, bulamadım. Salon’u da böyle bir ihtiyaçlakurdum. Burayı, daha kolektif ve insanların fikirlerini bir hiyerarşi olmadan dile getirebilecekleri,özgürlükçü tasarımlara önem veren bir ofis ortamıolarak planladık.Bu anlamda dünyada güncel olan her şeyi takip etmek ve bizim için anlamlı olan tasarım işlerini ve fikirlerini hayata geçirebilmek birincil önceliğimiz oldu.
Yani ‘iş yapmak için iş yapan’ bir mimarlık ofisi değil de, gerçekten sevdiğimiz mimariyi ortaya koymaya çalışan bir mimarlık ofisi olmayıhedefledik.Salon’u kurduğumuz 2010 yılından bu yanabüyüyerek yolumuza devam ediyoruz.

Salon’un detaylarına inmek gerekirse…

Kendi başıma çalıştığım zamanlar, çalışmalarımı evimin salonunda sürdürüyordum. Açıkçası ‘Salon’un ismi biraz da buradan geliyor. Şaka bir yana Salon kelimesinin birçok dilde farklı anlamları var. Örneğin Fransızca’da salon kelimesi, “İnsanların entelektüel anlamda bir araya gelip, sosyal konuları konuştukları, tartıştıkları,mekanlara verilen isim” anlamına geliyor. Fransa'nın geleceğine yön veren birçok düşünce böyle ortaya çıktı. Salon’un ismini verirken düşündüğüm felsefe bu yöndeydi. Bizlerde Salon’da tartışma ortamı yaratmayı seviyoruz.

2005 yılında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nden mezun oldunuz. Peki, mimariye bakış açınızı baz alırsak, geçtiğimiz 10 yılı nasıl değerlendirirsiniz?

Aslında mimari bakış açısından ziyade,mezun olduğumdaki o amatör heyecanı bu günlere taşıyabilmek benim için önemli. Açıkçası, yılların verdiği birikimle daha iyi işler çıktığını düşünürsek, mimarlık özelinde 10 yılın pek de uzun bir dönem olduğunu söyleyemeyiz.Bu yüzden mimari bakış açısı olarak çok dramatik bir değişiklikten bahsedemeyeceğim. Mimarlığın geleceğe bağlı olmasından öte,zamansız olmasının da önemli olduğunu söyleyebilirim. Ben de bu zamansızlığı yaratacak şeyleri algılamaya çalışıyorum. Tabii bu süre içerisinde Amerika, Japonya, Lüblan, Çin gibi birçok ülkeyi gezdim ve tüm bu geziler mimari bakış açımı geliştirmemde bana çok yardımcı oldu. Böylece batı odaklı yaklaşıma alternatifleri inceleyebildim.

Sohbetimiz yurtdışına doğru açılmışken, birçok ülkede ekolojik kulelerden kamusal yerleştirmelere kadar farklı ölçeklerde proje mimarı olarak görev aldığınızı biliyoruz. Biraz bu projelerden bahseder misiniz?

Avrupa Birliği öğrenci buluşmalarıyla birlikte paralel yürüyen çalışmalarımız oldu yurtdışında.İtalya’da, Milano yakınlarında,  göl manzaralı bir gözlem kulesi yaptık. Tabii bunların dışında yurtdışında çalıştığım ofislerde yaptığımız projeler de oldu; fakat o projeleri kendi projemiz olarak adlandırmanın doğru olmadığını düşünüyorum.Mesela Elefsina'da yüzen bir otel prototipi inşa ettik.

Yurtdışı projelerinizi anlatmışken son dönemde yaptığınız yurtiçi projelerinizden bahsetmemek olmaz…

Antalya Kepez'de GreenHub adında bir master plan yapıyoruz; yıllar önce yarışmasına da katılmıştım. Aslında bunun, o günden bu güne gelen bir macera olduğunu söyleyebilirim. “Şişli Center Ofis Kuleleri”kamusal değer kattığımız bir proje olduğu için önemli. Barbaros Bulvarı’ndadikey bir kule yapıp hem konut hem de ofis gibi farklı alanların bir araya geldiği bir mimari planlıyoruz. Ataköy’de bir hastane projemiz,henüz daha duyurmadığımız“İstanbul Kent Müzesi”oldukça önemsediğimiz projeler. Öte yandan Volkswagen Arena'nın lobisi için tasarladığımız, enstalasyon çalışmamız “Tri-Fold”ve “Bilgi Üniversitesi Kozyatağı Kampüsüiç mekan tasarımı diğer güncel işlerimizden bazıları.

MIPIM 2016 Fuarı’nda lanse edeceğiniz Antalya Green Hub projesinden söz eder misiniz?

Antalya Green Hubprojesi,Antalya Kepez ve Santral mahallelerinin dönüşümü odaklı bir masterplan projesi. Proje alanı, kentselden kırsala geçişte bir eşik noktası temsil etmesi ve Toroslar’ın eteğindeki özel konumuyla, hem kendi ölçeği hem de kent ölçeği açısından taşıdığı potansiyelle birlikte kente karayolu ile girişte bir  karşılaşmayı temsil ediyor. Projenin en önemli yanı Antalyalılara kenti Toroslar'ın eteklerinden sahile kadar bağlayacak bir yeşil aksi, bağlantı önermesi. Biz bu projede, birinci öncelik olarak orayı kullananları olabildiğince yerinde tutmaya çalıştık. İkincil olarak, yoğun yeşil orman dokusunu ve Toroslar’ın güzelliğini kentle birleştirmeyi hedefledik. O yüzden ekolojik çeşitliliği destekleyen ve ormandaki hayvanları şehrin içinde barındırabileceğimiz bir öneri getirdik.

MIPIM 2016 Fuarı, Green Hub projesininAntalya için önemli ve yararlı bir proje olduğunu anlatmanın yanı sıra, bu projeye yurtdışında dailgi gösterebilecek yatırımcıları ya da çeşitli iş ortaklıklarını aktive etmek için katıldığımız bir etkinlik. Bizler de bu nedenle MIPIM’de bulunacağız.

Peki, projelerinizi seçerken vetasarlarken hangi ana kriterleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

Türkiye’de çok fazla tekrara düşülmüş yapılaşma bulunuyor. Biz bunun önüne geçmeyi istiyoruz. Bu yüzden, Salon olarak projelerimizde öncelikle araştırmaya çok önem veriyoruz. İstanbul ve Ankara üzerinden gidecek olursak, lokasyonun çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Sonrasında “ Kentsel Alt yapı olarak her şey hazır mı, değil mi?” sorusunun cevaplarını arayarak,neleri avantaja çevirebileceğimizi tartışıyoruz. Yapıların, bulunduğu yerle ilişkisinin çok önemli olduğunu söylemeden geçmek doğru değil. En önemlisi de halka ya da daha farklı topluluklara açık, kendi içinde sosyal komiteler oluşturabilen alanlar yaratmaya çalıştığımız için seçimlerimizi bu yönde yapıyoruz. Tüm bunları düşünürken aslında önemsediğimiz şey, insanların bir şekilde buralara rahat ulaşabilmesi, rahat kullanabilmeleri ve aynı zamanda o mekanları işlevlendirebilmeleri.Yapılar çevresiyle bağ kurdukça anlam kazandığı için, hem kentle hem de sosyal tabakayla ilişki kurma şekli çok önemli. Biz de bunu düşünerek yol alıyoruz ve yenilikleri takip ediyoruz.

Birçok proje yaptınız ve yapmaya devam ediyorsunuz. Bir de bu projelerin meyvesi olan ödüller var... Biraz da bu ödülleri konuşalım…

Ödüller motivasyon için değerli şeyler; fakat tabii ki bizler ödül için proje üretmiyoruz. Özellikle ekibimde genç, yetenekli ve yaratıcı mimarlar olduğundan dolayı emeklerimizin karşılığında layık görüldüğümüz ödüller bizi mutlu ediyor. Mesela ilkigeçtiğimiz yıl İtalya’da gerçekleştirilen Archmarathon’adavet edilen mimarlardan biriydik. Yine aynı yıl The Plan Ödülleri’nde Office Central, CT Hukuk Bürosu, Bolayır Evleri projeleriyle finalist olup “İnovatif Mimarlık” kategorisinde “Aktif Strüktürler”enstalasyon çalışmamızla büyük ödülü aldık. Uluslararası mimarlık ve tasarım portali Architizer’ın A+ Ödülü’nü de yine aynı yıl New York'ta aldık. Bu anlamda 2015 bizim için yoğun ve güzel geçen bir yıldı. Tabii bu ödüllerin yanı sıra sunulan bu projelerin bazılarının yapım aşamasında olması bizleri ayrıca mutlu ediyor.

 

Son olarak, Türkiye’deki yapıların mimari stillerinitarihsel süreç açısından değerlendirir misiniz?

 

Çok fazla yapı var ve devamlı yapı üretmeye de devam ediyoruz; bence bu enteresan bir çelişki. Türkler için göçebelik algıları olduğu söylenir hep; fakat hiç de öyle çadırlarda yaşamış bir toplum gibi değiliz. Sürekli yapı üretmeye devam ediyoruz;fakat,geçmişe kıyasla günümüzde yapıların ne kadar nitelikli olmaları gerektiğini daha az önemsemeye başladık. Ne yazık ki bugün, metrekare üretmek gibi bir önceliğimiz var. Bu sorunun mimarlıktan mı, yoksa yatırımcıdan mı kaynaklandığı tartışılabilecek bir konu ama mimarların da bu noktada bir parça sorumlu olduğunu düşünüyorum. Mimarların, metrekare üretmenin değil, değer üretmenin önemli olduğu konusunda toplumda bir bilinç oluşturulmasına katkıları olabilir. Bu konunun biraz es geçildiğini düşünüyorum; mimarlar kentin geliştirilmesi konusunda söz sahibi olsalar bence daha iyi olabilir. Diğer yandan Türkiye’deki mimarlık stilinin de sürekliliği olduğuna inanmıyorum. Tabii çok iyi mimarlar da çıkmıyor değil; çok iyi yapılar da üretiliyor; bunlarıinkar etmiyorum. Fakat,sürekliliği bulunmuyor. Hep kesintilerle devam eden bir mimarlık tarihimiz var ve bu çok üzücü.

Batı mimarlığına bakarsak,İtalyanlar’ın
GianLorenzoBerniniveya Bramentebilmeden İtalyan mimarlığından bahsetmediklerini görebiliriz. Bunları Mimar Sinan’dan bahsedelim diye söylemiyorum ama bu isimler dünyaya kendini tanıtmış ve mimarlara ilham verebilecek nitelikteki kişiler. Ortaya konan işlerin tarihle, gelecekler ve benzerleriyle ilişkisini daha iyi anlamamız lazım.


Yükleniyor...
Yükleniyor...