01-11-2020
Cıvata ve Somunlarıyla Dünyaya yayılan BERDAN CIVATA  Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Şemsi’nin Hayatı ve Anlatımıyla…

Cıvata ve Somunlarıyla Dünyaya yayılan BERDAN CIVATA Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Şemsi’nin Hayatı ve Anlatımıyla…

Gençlere taş çıkartan delikanlı derler ya, işte tam da onlardan birisi… Yaş alıp da yaşlanmayanlardan… Gücünü ailesinden, yakınlarından ve çalışmalarından alıp, asla vazgeçmeyenlerden…   İkinci Dünya Savaşı’na birkaç yıl kala yoksul bir ailenin çocuğu olarak Mersin Tarsus’ta dünyaya gelir Hasan Şemsi. Babasının, amcasıyla ortak işlettiği bakkal dükkanı kısa bir süre sonra iflas bayrağını çekince, yarıcılık da yapar, küçük yaşlarda annesinin ineklerine çobanlık da… o ineklerden yapılan yoğurtları “yağlı yoğurt” diye bağırarak komşulardan uzakta satmışlığı da vardır, defter kalem parasını çıkarmak için fırından aldığı simitleri “taze simiiit” naralarıyla pazara çıkardığı da, ticaretle de o yıllarda tanışmıştır aslında… okumaya meraklı ağabeylerinin kitaplarıyla da erken tanışmıştır Hasan Şemsi… Çocuk yaşta Tolstoy’un eserleri, Zerdüşt Böyle Buyurdu’lar ya da Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ları geçmiştir eline… lügat bir tarafta kitap diğer tarafta anlamaya çalışmıştır o yaşlarda klasiklerin neler fısıldadığını… ‘çok şey kattı’ diyor şimdi, ‘kelime dağarcığıma olduğu kadar karakterime de’… okumaya sevdalı öğrenmeye aşıktır taa o zamandan… Yeteneklidir de. Torna Tesviye Atölyelerinde başlayan meslek erbabı olma yolculuğu Sanat Okulu’nun yoğurduğu yetenekli Hasan Şemsi ile birleşmiş, ilkokuldan başlayan birincilikleri onu Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü’ne sonrasında da cıvata sektöründe patent ve belge açısından en zengin, ilklerin temsilcisi ve dünya Dev Rüzgar Gülü ve Köprü liderleriyle ortak çalışmalara imza atan Berdan Cıvata’nın kuruluşuna kadar taşımıştır. Gelin Hasan Şemsi’nin mücadelelerle ve başarılarla geçen hayat hikayesini, başarısının meyvelerinden Berdan Cıvata’nın doğuşunu kendi ağzından dinleyelim…  

 

Hasan Bey nerede doğdu? Nasıl bir ortamda ve nasıl bir ailenin evladı olarak bu dünyaya geldi ve hayata adımını attı? Sonrasında Berdan Cıvata. O da sizin bir evladınız. O nasıl doğdu? Sizden dinlemek büyük keyif verecektir bize ve okurlarımıza…

Cumhuriyet’in kurulduğu tarihten 14 sene sonra, 2. Dünya Savaşı başlamadan önceki o yokluk yıllarında Tarsus’ta dünyaya geldim. Babam amcamla beraber ortak, bakkal işletiyordu. Muhtemelen hanımlar arası rekabet de vardı. Biri bir şey alıyordu, öbürü diğerini. Ama onların almaları yetmiyordu; konu komşu gelip alışveriş yapıyor, “yaz deftere kalsın” diyorlardı ve ödeme hangi bahara belli değil. Tabi bunun sonu iflastır. Satılan malın yenisi yerine konulamayınca iflas ettiler. Biz de evimizin yakınlarında olan sebze ekmeye müsait bir meyve bahçesinde yarıcılık yapmaya başladık. En büyük ağabeyim terziydi. O biraz şehre alışkındı. Sabah gider, akşam gelirdi. Ama ailenin diğer fertleri; annem babam, ben, diğer ağabeyim ve kardeşim hep o bahçede çalıştık. Domates, biber, patlıcan topladık, ekildiği zamanlarda bunları suladık. ‘’Kırağı düşecek’’ dediklerinde gece yarısı koşar, kabak fidelerinin üzerine donmasını engellemek için kapaklar kapatırdık. Ürünleri tamamını toplayıp Hal’e götürüyorduk. Hal yerinde sebze ve meyvelerin değeri belirlenir, bahçe sahibiyle hesaplaşırdık. O yıllarda ulaşım şimdiki gibi değildi, demiryolu gelişmemiş, sebze ve meyvenin farklı şehirlere nakledilmesi çok zaman alıyordu. Bazı sebzeleri 3 gün sonra halden, komisyoncudan satılmadığı için geri almak zorunda kalıyorduk.  Sararıp solduğu için bu işin bize uygun olmadığına karar verdik ve bıraktık. Bu arada annemin iki tane ineği vardı. O yoğurt yapardı. Konu komşunun yoğurt ihtiyacını o karşılardı. Fazlasını ben komşu mahallelerde satardım, “yağlı yoğurt’’ diye bağırarak, bu evin geliri içindi. Defter, kalem masrafımı ise yakınımızda olan bir simit fırından simit alıp; ‘’Taze simit’’ diye bağırarak satar, çıkarırdım. Hayata böyle başladım ve bu dönemlerin bana çok şey kattığını düşünüyorum. Nerede kalmıştık… Bir süre sonra yokluktan annemin iki ineğinden biri satıldı. Geride kalanı da otlatmaya götürmeye gerek kalmıyordu. Annem yarıcılık yaptığımız komşu bahçeden ot toplayıp çuvallar dolusu getirip ineğini ve danasını besliyordu. Benim çobanlığıma ihtiyaç kalmayınca ben de bir torna atölyesine gittim.

 

Torna Atölyesi’ne gittiğinizde kaç yaşındaydınız?

İlkokulu bitirmiş, yarıcılık ve çobanlıkla bir sene kadar uğraşmış sonra atölyeye birkaç ay gitmiştim. Bu arada ağabeyimin zoruyla da Adana’da Sanat Okulu’na kaydımı yaptırdım. Tabi işin içinde biraz dayak korkusu da olduğu için gitmek istemiyordum, üstelik trenle tek başıma yolculuk yapmak oldukça sıkıcıydı. Sadece Misak-ı Milli İlkokulu’nda beraber okuduğumuz benden iki sınıf yukarıda olan bir arkadaşım vardı tanıdık olarak… Onunla yolda kaynak, torna konuşurken “Sen bunları Sanat Okulu’nda zor görürsün’’ diyerek moralimi bozdu. Sanat Okulu’ndaki atölye şefimizin gözü şaşıydı, Şükrü Hoca. Ceberut Şükrü derlerdi. Bir gün, “Numarası okunmayan var mı?” diye sorduğunda ben parmağımı kaldırdım. Geldi, bir tokat şaplattı. Neden elini arkadaşının omzuna koyuyorsun da sesini çıkarmıyorsun diye. Akşam bu ikinci moral bozukluğuyla eve geldim ve “Ben gitmiyorum okula’’ dedim. Beni okula zorla kaydettiren ağabeyim “Gitmezsen gitme. Benim için mi gidiyorsun sanki’’ dedi. Böylece Şükrü Hoca’nın tokadıyla okula gitmekten kurtuldum ve yeniden atölyenin yolunu tuttum. Ama çok kısa bir süre sonra yerde bulduğum bir gazete parçasında Sanat Okulu mezunlarına yedek subaylık verilecek diye bir haber vardı. O zaman Sanat Okulları 5 seneydi, liseliler 6 sene okuyordu. 5 sene okumak için Sanat Okulu’na gitmeye karar verdim. Aslında okumayı çok severdim. İlkokulda da hep birinci gelirdim. Çok kitap okurdum. İki büyüğüm olan Merhum Süleyman abim de çok kitap okurdu. Onun okuduğu kitaplardan çok faydalandım.  O kadar eski, ağır dille yazılmış kitaplardı ki; yanıma lügat koyardım. Tolstoy’lar, Zerdüşt Böyle Dedi’ler, Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ları… Bilmediğim kelimeleri sayfaya yazar, sonra anlamlarını sözlükten bulup yeniden okurdum.   (O zamanlar Lügat verdik) Bunlar bana çok şey kattı. Sanat Okulu’na gitmeye başlarken 1955’te “Kennedy’nin Fazilet Mücadelesi” isimli kitabını okudum. ABD Başkanı olduktan sonra aynı kitabı 1961’de bir kere daha okudum. 1963’te öldürüldü bir daha okudum. Kennedy o kitabında ülkeye hizmet etmek için şahsi menfaatini ayaklar altına alan insanlardan bahsediyordu. O kitaplar kelime haznemi artırdığı kadar karakterimde de önemli değişiklikler yaptı. Beni adeta yoğurup şekil verdi.

 

Adana - Tarsus 40 kilometre ama evden istasyona, istasyondan okula buharlı lokomotif derken toplam 5 saat sürüyordu. Her sene sınıf birincisi oldum ve her sene bir kol saati aldım. Rahmetle anıyorum; Adana’da Mustafa Özgür diye bir zengin varmış. Okula bin lira para bağışlıyormuş, o bin lirayla sınıf birincilerine saat alınıyormuş. Ben de her sene bir saat aldım. Üç ağabeyim var. En büyük abimden başlayarak tüm abilerimi saat sahibi yaptım. En büyük abime öncelik verdim, çünkü o terziydi ve benim okul elbisemi dikiyordu. Okul birinciliklerim sayesinde bir İstanbul seyahati, bir de daha sakalım çıkmamıştı ama tıraş takımı kazandım.

 

Annem okuma yazma bilmezdi. Babam ilkokulu taş mektepte bitirmişti. Çok çalışkandı. Talebelere ders çalıştırırdı. Ben de demek ki ona çekmişim. Üçüncü sınıfta başarılarımdan ötürü beni motor bölümüne almak istediler ancak ben, iki yılda meslek öğrenilmez diyerek torna tesviyede kaldım. Herhalde çok iyi bir torna tesviyeciymişim ki; bir gün bir asker geldi, atölye şefine yalvardı. Kasaturasını kaybetmiş, aynısını yapmamızı istedi. Aksi taktirde askerliğim yanacak dedi. Atölye şefi bu iş için beni uygun buldu ve bunun aynısından yap dedi. 15 günde kasaturayı yaptım ama inanın şu anda nasıl yaptığımı, hadi kasaturayı yaptım kınını nasıl yaptığımı hiç hatırlamıyorum. Sanat okulunda çok güzel şeyler öğrendim. Tatil zamanlarında da atölyeye gittim, ustam okuma yazma bilmezdi ama kalemi sadece imza atmak için kullanırdı. Ortağı okuma yazma bilirdi. Ama kaynağı, torna parçalarını, tamir için atölyeye gelen makineyi güzel tamir ederlerdi ancak teknik tarafları çok zayıftı. Bir gün atölyede bir merkezleme gönyesi yaptım, okulda görmüştüm. Yuvarlak parçaları tornaya bağlamak için merkezini bulup nokta vurmak gerekirdi, bulmanız lazım. Göz kararı çizerlerdi. Sonra bakarlardı biraz kaçık olmuş. Öbür taraflara bir nokta vurarak kaçıklığı düzeltmeye çalışırlardı. Ustam merkezleme gönyesini görünce benim altıma bir sandalye çekti, diğer çocuklara da Hasan’a bir kahve söyleyin bakalım dedi. Çok hoşuma gitmişti, çok gururlanmıştım. Okuldan aldığım bilgileri yazları çalıştığım atölyede ustalarıma da göstermeye başladım. Sonraki gidişlerimde artık ben orada çırak değil; öğretici kalfaydım. Kalfalara ve ustalarıma kumpasın nasıl okunacağını öğretiyordum. 15 yaşındaydım. Bu arada son sınıfa geldik. Adana, Mersin dışında hiçbir yer görmemiştim. Son sınıftan bir sınıf önce bir cumartesi günü veliler toplantısı yapıldı o zamanlar cumartesi günü öğlene kadar okul vardı.  Trende iki haylaz arkadaşımın babaları gelmişti. Toplantıda sınıf birincilerinin hediyeleri dağıtılıyordu. Ben 2 sene üst üste sınıf birincisi olduğum için bana o gün 2 hediye verildi. Arkadaşlarımın babaları da çok sevindi. Arabaları vardı, “Tarsus’a beraber gidebilir miyiz?’’ dediler. Yolda çocuklarına yazın ders vermemi istediler. O sene torna atölyesine gitmedim.  Benden 2 yaş küçük olan tren arkadaşlarımın üzüm bağındaki evlerinde ders çalıştırdım.  Adamın bir kamyonu vardı. Tarsus- Ankara seferi yapıp sebze götürüyordu. Bir gün bizi de Ankara’ya götürdü. Böylece ben 17 yaşında ilk defa Adana-Mersin dışında Ankara’yı görmüş oldum. Son sınıfı bitirdiğimizde ben Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandım, okula beraber kaydolduğumuz arkadaşım da Mersin Sanat Okulu’nu tamamlamış Zonguldak’ta Maden Fakültesi’ni kazanmıştı.

 

 

 

Yıldız Teknik Üniversitesi’ni kazandınız ve İstanbul’a geldiniz… Üniversiteye başlama süreciniz nasıl oldu, o geçiş sürecini de bizimle paylaşır mısınız?

Hiç sormayın. Her sene sınıf birincisi olan ve saatler, ödüller kazanan ben, İstanbul’a gidince bir gecekonduda kalmak zorunda kaldım. Rahmetli abimin gönderdiği 160 liranın 60 lirasını ev kirasına ayırıyordum, geriye kalan 100 lirayla sabah akşam çay ekmek, yanında katık yok. Belki Tarsus’tan gelirken beraberimde getirdiğim peynir çökelek falan olurdu ama onlar da birkaç hafta sonra bitince çay, ekmeğe devam ediyordum. Öğlen de okulda 2 buçuk liraya tabldot yemek vardı. Ama para eksildikçe onu da yiyemezdim.

 

Kısacası çok sıkıntılar çektim. 2. Sınıfa geçince rahmetli Prof. Dr. Şefik Okday hocamla çalışmaya başlayınca onun verdiği aylık 125 lirayla benim hayatım biraz düzeldi.  Hocam son Osmanlı sadrazamının torunuydu. Kardeşiyle birlikte Almanya’da Harp Akademisi’nde okumuş, orayı birincilikle bitirmiş. Alman yasalarına göre Harp Akademisi’ni birincilikle bitiren imparatora yaver olurmuş.  Almanya tarihinde ilk defa iki yabancı, imparatora yaver olmuşlar. Öyle değerli bir insandı.

 

Bu arada yurda da girdim. O hocamızın kendisiyle yakın çalışmak da bana çok şey kattı. Bizi lisan öğrenmeye teşvik ediyordu. Gidin Almanya’da tornacı, frezeci olarak çalışın diyordu. Ben sözünü dinleyen 3-5 talebeden ve dışarda bir staj yeri buldum. 3. Sınıfta imtihana girerek Almanya’da staj hakkı kazandım. Münicht’e bir fabrikada 6 ay staj yaptım. Düsseldorf’ta bir fabrikada 5 ay staj yaptım. Şefik Hocam’a bayramda bir kart yazdım. Hocam o kartıma cevap verirken oradaki stajın bitince Avusturya’ya git, orada da staj yap. Benim Türkiye temsilcisi olduğum bir fabrikada 3 ay kal. Bu konuyu öğren, bu konunun geleceği parlak demişti. Orada da 3 ay staj yaptım. Almancamı çok geliştirdim. 3 ayrı fabrikada bir hayli teknik bilgi sahibi oldum. Türkiye’de olsaydım o kadar teknik bilgiyi dünyada alamazdım.

 

Şefik Okday Hocanızın özellikle öğren diye altını çizdiği konu neydi?

Torna, freze tezgahlarında kullanılan metal kesici takımları. İhtisas yapmak için bir lisan sınavı vardı. Ona girip, 9 aldım ve Yıldız Teknik’te mastır yapmaya başladım. O konuyu da diploma konusu olarak aldım. Konuyu iyice geliştirdim. Hocamın yılda 8-10 bin dolarlık satışını yaklaşık 3 yılın sonunda 380 bin dolara çıkardım. Yüzde 1 buçuk dolayında da primim vardı, büyük de bir başarı yakaladım. Bu arada Türkiye’de bir firma onu üretmeye başladı, 1958’de ithalat yasaklandı ama benim de askere gitme zamanım gelmişti…

 

Aslında şans bana güldü, hayatımın birçok noktasında… öyle yerlerde güldü ki, hayatımın üç farklı aşamasında ölüm tehlikesi atlattım ama burnum bile kanamadı. Benim irademle, azmimle, çalışmamla ilgili olmayan durumlar da vardı. Okulda son sınıfta yaptığım stajda 2 ay sigortalıymışım, hocamla çalışırken de sigortalıydım. Bunlar daha sonra emeklilik işlerim yapıldığında inanılmaz şekilde işime yaradı. Evlenip, balayına gittiğimde orada hocamın da tavsiyesiyle Rahmetli Nuri Mısırlıoğlu ile tanıştım, Samsunlu, kısmet oldu orada kaldım, şans gerçekten bana bu noktada da güldü. (1970)

 

Siz evlenip, balayına gittiğiniz bilgisini hızlıca geçtiniz ama biz eşinizle tanışma ve evlenme hikayenizi izin verirseniz öğrenmek isteriz…

Eşimle görücü usulüyle tanıştık ve evlendik. Her tatile geldiğimde annem bana bir kız gösterirdi. Ben de peki birini göreyim derdim en sonunda. Hanımın evinin karşısında dayımların evi vardı. Sofada oturuyorum. Annem, “İşte gidiyor ablasıyla” dedi. Yüzünü görmedim, arkadan görmekle de olmuyor. Fotoğrafını gösterdi. Sesini de duymak istedim. Aslında ben bahane arıyordum. Annem ısrar ediyordu. İkinci gelişimde kızı istemeye gittik. Hatta “İstemeye ben gelmiyorum siz gidin isteyin” dedim. Ağabeyim isteme günü beni ders verdiğim çocukların evinde buldu da götürdü. İki gün düşünme süresi istediler, adettendi. Ve kısmet oldu. Şans bana yine gülmüştü, sene 1970, enstitü mezunu. Büyük biraderden aldığım 500 lira borçla balayına gittik, hocamın tavsiyesiyle Nuri Mısırlıoğlu ile tanıştım ve şans yine bana güldü. Önce sen hiç cıvatada çalışmamışsın benim işime yaramazsın dedi, doğruydu cıvata ve somunu sadece uzaktan görmüştüm, “Öğrenirim” dedim. “Kesici takım konusunu çok iyi öğrendim” dedim. Başarılarımdan bahsettim. Almanca bildiğimi söyleyince adamın gözleri parladı. Bir kitap uzattı, şuradan bir sayfa oku dedi. Çocuk oyuncağı gibi okudum, tercüme ettim. Şaşırdı, “O zaman bana yararsın” dedi.” 6 ay yaramam herhalde” dedim. “Yok yok yararsın” dedi. Ve numaramı istedi. Telefon numaramı aldı. Biz eşimle Tarsus’a döndük. İstanbul’da iş bulduk dedik ama bizden başka sevinen olmadı. Benim annem çocuklarının gurbete gitmesine alışkındı ama hanımın tarafı alışkın değildi. Neredeyse gitmekten vazgeçecektik. Ama sonunda Denet Cıvata’ya gittik. Daha cıvatayı öğrenmemişken, birisi “Hasan Bey siz yurt dışında kalmış insansınız, şu kalıptan bir tane bildiğiniz bir yerde yok mu? Bir adam gönderip aldıralım” dedi. Getirdiği kalıbı kendi yöntemlerimle yeniden düzenledim. Önce alay konusu oldum ama iki ayda bir tane yaptım. Büyük bir başarı elde ettim. Patron cebime para koydu. En büyük avantajım da ustabaşının beni kabul etmesiydi. Yaptığım o değişikliği tüm fabrikalara da yaydık. En azından ülkeme bir faydası oldu. Ben mastır yaparken o zamana kadar bu fakir ülkenin parasıyla okudum. Ondan sonra Denet Cıvata’da çalıştığım 6 yılın son iki senesinde yalnız gece 2 yıllık İşletme Fakültesi’ndeki Estitü’de kendi paramla okudum. Minnetle anıyorum onu. Ruhu şad olsun. Nuri Beyin “Üniversite okumuş adamın hali başka” diyordu. Benim üniversitem de burası diyordum. Gece İşletme Okulu’nu da bitirdim. Antep’te bir fabrika benden yardım istiyordu. Antep’te istihdam yaratmak için 27 kişi bir araya gelmiş bir fabrika kurmuşlar. “Fabrikanın yerini bilmeyen ortak var. Oraya gitmek boynumun borcu” dedim.  10 ay kadar çalıştım. Yapmam gereken şeyleri yaptım döndüm.

 

Adana’da 6 sene Temel (STFA) Cıvata’da çalıştıktan sonra sanat okulundan tanıdığım bir arkadaşımla karşılaştım. Emeklilik işlemlerini yaptırıyormuş. Ben de aynı dönem staj yaparken sigortam yattığı için 5 yıl kazanmış oldum. Ağabeyim Tarsus’ta 150 metrekare bir yer yaptı. 3’ü çırak 5 kişi aldı. Israrla benim de gelmemi istiyordu. Emekli olabileceğimi de öğrenince dilekçeyi verdim. Emeklilik işlemlerini başlattım ve 45 yaşında Berdan Cıvata’nın başına geldim. Mobilyacı Yunus Abim iki sene büyük bir sabırla emekli olmamı bekledi. Atölye’yi idare etti ama bir arpa boyu uzamadı. Çünkü ahşabı çok iyi biliyordu. Ama ahşaptan cıvata somun soran yoktu. Uzamasını da beklemiyordum zaten. 150 metrekareyle yola çıktık ve Berdan Cıvata’yı düze çıkardık. Çok geçmeden komşunun yerini de aldık, 400 metrekareye çıkardık. 20 yılda hiçbir yerden kredi alamadık. Teminat verecek katımız, yatımız da yoktu. 400 metrekare de teminat olarak kabul edilmiyordu.  Bacanağım İstanbul’daki evini vermek istedi. Onun eviyle ilk krediyi aldık. 5 bin metrekare o yer bize derman oldu. 2000 yılında Organizeye geçtikten sonra bin 500 metrekare fabrika binasına  ben ve abimin kızı Leyla iki mühendis 25 kişiyle çıktık. Sanki bu günleri görmüş gibi ben okula gidecek her çocuğu anaokulundan itibaren lisan öğrenecek yerlere gönderdim. 20 yılda 25 istihdam yaratabilmişken, organizeye geçtiğimiz ikinci 20 yılda 350 istihdam oldu, bu yılın sonunda da 400 olacak gibi. 20 yılda çalışma grafiğimiz yatay gibi gitti. Ondan sonrası hep yukarı doğru… Tabi bu istihdamı durup dururken sağlamadık, iş geldi aldık biraz daha iş geldi, biraz daha aldık. Komşu parselini küçük diye sattı, aldık. (5 dönüm) Komşunun komşusu parseli çok büyük diye (10 dönüm) sattı, aldık.

 

Berdan Cıvata yolculuğuna başlarken Hasan Şemsi tek başına değildi. Yanında ailesinden birileri vardı. Kimlerdi?

En başta Ağabeyim vardı. Kızım liseyi bitirdi, Açık Öğretime başladı ve yanıma koştu geldi. Sağ kolumdu. Onu 43 yaşında kaybettik. Ardından ikinci kızım Bursa’da işletme fakültesini bitirdi geldi. Arkasından ağabeyimin kızı yine Makine Mühendisliği’ni Denizli’de bitirdi, geldi. En küçük kızım Makine Mühendisliği okudu. Amerikan Kolej kökenli olunca onunla Avrupa’da birçok başkentte fuarları fethettik ve ihracata başladık. Sonra da Şam, Tahran’a giderek Asya’ya açıldık. Hepsine yüksek lisans yaptırdım. Hepsinin çok desteğini gördüm. Ağabeyim ilk 20 yılda hep yanımdaydı. Çok yardımını gördüm. Ama bir gün; ‘’Daha ne kadar çalışacağız böyle gece gündüz?” dedi. Cumartesi, pazar Allah bize ömür verdikçe çalışacağız dedim Bir daha sözünü etmedi. Hep arkamda durdu. STFA’ya gidecek somunlu özel bir cıvata çok acildi. Cumartesi çocuklarla mesaiye kaldık, gece 11 gibi oturduğum sandalyede somun takarken uyuduğumu hatırlarım. Ben somun takarken yorgunluktan uyuduğumu hatırlıyorum. İşimizi hiç aksatmadık, işi gününde teslim ettik. Sözümüze sadık kaldık. Pek çok hatadan da ders aldık. O hatalardan sertleştirilmiş somun ve cıvataların nasıl kaplanabileceği konusunda da bir patent çıktı. Bu patent de bize çok müşteri kazandırdı. O dersler bizi bugüne getirdi. Antepli Sami Konukoğlu’nun bir sözü var; “Başarıda işin hilesi dürüstlüktür.” Biz bu düsturla hep itibar kazandık. Çırağan Sarayı’nda bir ödül töreni vardı. En hızlı büyüyen 100 firma yarışmasında 26’nci olduk. Bir önceki yıl 82’nci olmuştuk. Demek ki hızlı büyüyoruz. Ödül töreninde Konukoğlu’yla karşılaştık ve ona “Ben sizin bir sözünüzü düstur edindim’’ dedim; “Başarıda işin hilesi dürüstlüktür.”  “Onu ben değil, babam söylerdi’’ dedi.

 

İşinizin arkasında durmanız, yıllarca verilen çaba, aile fertlerinizden gelen destek… Berdan Cıvata Türkiye’nin önde gelen, dünyayla yarışan, Made in Turkey imzasıyla hizmet edecek büyüklüğe ulaşırken bu yolculukta korktuğunuz, ayağınızın tökezlediği, eyvah başaramayacağım dediğiniz bir an oldu mu? Böyle zamanlarda gücü nereden aldınız?

Hatalardan ders alıyorum demiştim. Yaşadığımız olumsuzluklarla üretimimize bir yenilik kattık.  1990’larda laboratuvarımızı kendimiz kurmaya başladık. Ödünç bir Sertlik Ölçme ve uzun vadeli çeklerle bir Çekme Testi Cihazı aldık. Tarsus’ta bir ilk idi. Zaman geldi genişlettik, çok iddialı bir duruma geldik. Rüzgar enerji santrallerine cıvata yapmaya başladık. Yüksek katma değerli cıvata yapacaktık. Birkaç hata yaparak bunun inceliklerini öğrendik. Rüzgar sektörü de çok yüksek kalite aradığı için o sektöre girdik.

 

Çünkü sıradan, kalite aranmayan cıvatalarla rekabetçi olamıyorduk.

2000 yılında Organize’de 5 bin metrekareye ikisi mühendis 25 kişi götürdük. Bugün 52 bin metrekarede 45’i mühendis 350 çalışanımız var. Rüzgar sektörüne girip de rüzgardan önde olmamak var mı? Her geçen gün kapasitemizi, kalite anlayışımızı artırdık ve 2 yıllık bir uğraş sonucu rüzgar sektöründen ilk işi aldık. Sonrasında ise dünyanın bir numaralı şirketleriyle çalıştık. Artık bu şirketlerin kalite anlayışlarını yakalamıştık. Rüzgar gülünde dünyanın tüm Rüzgar Devleri bizimle yol alıyor. Kritik bağlantı elemanları için Ankara, İstanbul, İzmir’e gitmiyor, bize geliyorlar.

 

Bir gün önümüze bir sözleşme dayadılar. Bir rüzgar gülünün bizim cıvatadan kaynaklı bir sorunla devrilmesi halinde tüm zarar ve ziyanlarını karşılayacağımızı söylediler. Bir rüzgar gülünün 2 buçuk megavat olduğunu düşününce, onun ağırlığı min. 250 ton... Kanatların her biri 15, 20 ton. Toplamı 300 ton. Kabul ettik.  Ne büyük cesaretmiş. O sözleşmelere imza attık. Hatta çocuklar dedi ki, “Nasıl kalkarız bunun altından?’’ Çok korku çektik ama konuyu o kadar iyi öğrenmiştik ki yanlış yapmamız mümkün değildi.  Fırat Üniversitesi’nden danışman hocalarımız vardı. Aklımızın ermediği noktaları onlara danıştık. Bizim laboratuvarımız Türkiye’de akredite belgeli tek laboratuvar. Her yıl bununla alakalı bir firma gelir, tüm cihazlarımızı kontrol eder, yeni bir kalibrasyon sertifikası alır dosyalarımıza koyarız. Firma bizden bir şey talep ettiği zaman cihazın kalibrelerini gösteririz. Uzun lafın kısası bir Rüzgar Gülü’nün 3-4 cıvatası kırıldı. Ürünümüze güveniyorduk, hemen cihazlarla birlikte bir ekip gönderip durumu raporlattık. Sorun bizim ürünlerimizden değil, bizim ürünlerimizi kullanımına uygun sıkmayan montaj firmasından kaynaklanıyormuş, bunu kanıtlayınca bir kere daha anladım ki, işinden eminsen gerisinden korkmayacaksın.

 

“Biz yaptık, ötesi yok, hayali yok, hedefi yok” dediğiniz oldu mu hiç?

2021 yılının Nisan ayına sipariş alıyoruz. Bunu hiç hedeflemedim. Pandemiden dolayı bir yatırım yapmak istedik. Yatırım için bize söz verenler sözlerini yerine getiremediler. Bizde de iş birikti. Bu birikimi karşılayacağız, bir yandan bu kadar sipariş bir yandan Çatıya Güneş Santrali,  bir yandan sıcak galvaniz bir yandan Isıl İşlem yatırımı yorulduk.  Pazarlama faaliyetlerini biraz azalttık ama bizi yine arayıp buluyorlar. Adı Tork Kontrol Cıvatası veya Test Cıvatası olan özel bir cıvata yapıyoruz. Uzaktan gözle kontrol edip, doğru sıkılıp sıkılmadığını kontrol edebiliyorsunuz. Bir köprü yaparken kontrole çıkacaksınız. 10 binlerce cıvata var. Teker teker kontrol edeceksiniz. Test cıvatası yapabilmek için hem cıvatasını hem somunu üretmeniz lazım. Sertleştirmesini de sizin yapmanız lazım. O zaman markanızı üzerine vurabilirsiniz. Bunlar birbirine takılmış olarak gönderilir. Bunun da belgesi bizde var. Yeterlilik Belgesi cıvata sektöründe patent ve belge açısından en zengin firma biziz. Patentlerim Berdan’a müşteri kazandırıyor. İnsanlar Almanya’dan, İspanya’dan kaç kilometre yol çekip Mersin’e geliyor. Bunlar gurur verici şeyler.   

 

İzmit Körfez Geçit Köprüsü Avrupa’nın en uzun ikinci köprüsüdür. Onun cıvatalarını yaparken neredeyse sıfır kârla verdim. Para kazanmadım ama korkunç bir çevre ve itibar kazandım. 11 cm çapında, 10 metre boyunda 780 kilo ağırlıkta köprünün dört ayağını taşıyan cıvatalar, en çok zorlanan cıvatalar. Oradan her gün geçen binlerce aracın, kamyonun ağırlığını benim cıvatalarım taşıyor.

 

İşin bir de eğitim yanı var. Üniversitelerde eğitim de verdiniz. Biraz da eğitimci yönünüzden bahseder misiniz?

İlk patronumun söylediği gibi öğrendim, öğrettim. Trakya Teknik Üniversitesi’nde 3 saat yolu göze alarak iki sömestr ders verdim. Çok üzüldüğüm bir şey vardı; Talebelere hayali bir şeyden bahsediyorum çünkü torna nedir, kalem nedir freze bıçağı nedir bilmiyorlardı. Onları sanat okuluna götürdüm. Öğrencilere orada torna nedir, kalem nedir, freze bıçağı nedir gösterdim. Üzüldüm çünkü o zamanki çocuklar bunları daha yeni görüyorlardı. Laboratuvarlarında bir iki tezgah vardı. Biz çok şanslıymışız, sanat okuluna gittiğim için çok şanslıymışım, çok şey biliyordum. O bakımdan iyi bir mühendis olduğumu düşünüyorum. Daha sonra Mersin Üniversitesi’nin Tarsus Meslek Yüksekokulu’nda ders verdim. Bazen rakiplerime bile bilmediklerini öğrettiğim oluyor. Öğretmek hoşuma gidiyor. Bizde çok sayıda köylü çocuk çalışıyor. Berdan Akademi’yi kurup bütün bu çalışanları o akademiden geçirmek, liseyi bitiremeyenlere lise diploması aldırmak, gönlünde üniversite yatanlara da o desteği vermek istiyorum. Belki okumadığı için pişman olanlar vardır diye onlara yeniden böyle bir fırsat sunmak istiyorum. Tabi yalnızca ara elemanlar için değil; mühendislerin de günün hızla değişen teknolojisine ayak uydurmalarını sağlamak isterim.

 

Bugün itibariyle kaç yaşındasınız?

83 yaşındayım. Tarsus Sanayi ve İş Adamları Derneği 2. Başkanıyım. Tarsus’ta bu derneğin kurulmasına vesile oldum. Şimdi sahaya inmem gerekir diyorum. Tarsus Sanayici İş Adamları Derneği’nin daha yapacağı çok iş var. Ama pandemi bizi engelledi. Mesela Türkiye’de ilk elektrik Tarsus’ta üretildi.  2 buçuk kilovat. Suyla hareket eden bir jeneratörden. Onun bulunduğu yeri müzeye çevirmek istiyorum. Tarsus’un tarihi yerlerini kurumaya almak için çalışmak istiyorum. Tarsus’ta Rasim Dokur Fabrikası vardı, Kurtuluş Savaşı’nda ordunun elbise, çadır gibi ihtiyacını karşılayan. Soyadını da Atatürk vermiş. Söylentilere göre Atatürk’e silah alınsın diye 80 bin altın vermiş. Tarsus, kendi kendini kurtaran Antep, Maraş, Urfa gibi kahraman şehirlerden ama bir unvanı yok. Kimse istememiş.

 

Berdan Cıvata bugün Hasan Bey için ne ifade ediyor? Hasan Bey bundan sonra kendini ve markasını nerede görüyor?

Berdan Cıvata’nın reklam metinlerinde şöyle bir şey yapıyorum. Özellikle yurt dışındaki mecmualarda; “Dün (2015’te) Avrupa’nın en uzun ikinci köprüsü Osmangazi’nin ayaklarını taşıyan 10 metre boyda cıvatalarını biz ürettik. Bugün (2020’de) Dünyanın en uzun köprüsü olan Çanakkale Köprüsünün de ayaklarını taşıyan 10 m. boyda 700 kg. ağırlıktaki cıvatalarını biz üretiyoruz. Yarın Dünyanın neresinde, ne büyüklükte olursa olsun bütün Mega Projelerde yine Berdan Cıvata orada olacaktır.” Diyorum.



Yükleniyor...
Yükleniyor...